26 Eylül 2012 Çarşamba

Buna da şükür...

Bir Ada Hikayesi-4
16 sayfalık "Tadımlık" çıkmış. Benden size bir kesit...


Karşı dağların başı ağarıyordu. Kerim kürekleri kaldırdı, dört bir yana baktı, geriye döndü:
“Geç kaldık,” dedi, “dal gündüz adaya giremeyiz.”
“Girsek ne olur, ada bizim de adamız değil mi,
adada bizim de evimiz yok mu,” diye şaşkın sordu Peri.
“Var,” dedi Kerim, “var ya, ben o adamdan korkuyorum.
Adaya, konuştuğumuz gibi gizli girsek daha iyi olur.”
“İyi olur,” dedi Peri, “ben de o adamdan korkuyorum.”
“Herkesler de korkar o adamdan....”
“Gözleri de,” dedi Peri.
“Hele gözleri,” dedi Kerim.
“İnsanın yüreğini, gelmişini geçmişini okuyor. Hele gözleri...”
“Burada kalabilseydik ne güzel olurdu.”
“Poyraz iyi adam, saf adam, o karıncayı bile incitmeyen bir adam.”
“O, Sarıkamışta, savaşta bile düşman öldürmemiştir.”
“Savaşlarda askerler çoğunlukla öldürdüklerini göremezlermiş.”

Bir süre sustular.
“Gözleri, yemyeşil camdan düğme gibi,” dedi Kerim, “hele gözleri.”
“Ona nişancı demişler, usta bir nişancıymış. Bir de gökteki kuşu ağ kanadından, daldaki arıyı da patlak gözünden vururmuş.”
Kerim:
“Tabancayı da belinden hiç eksik etmiyor. Kim bilir ne kadar çok insan öldürmüştür.”
Peri:
“Çok çok adam öldürmüştür o, çook adam... Kim bilir ne kadar. Gözleri de!”
Kerim:
“O çoktan beridir bir insan öldürmemiştir. Kanlar akıtmaya susamıştır. Biz ona iyi bir av oluruz. Bizi öldürünce rahatlar. Adanın karartısı gözüktü, bak.”
“Geriye dönelim.”
“Dönemeyiz,” dedi Kerim, “Kafkasyaya gitsek bile, gidemeyiz ya, gidebilsek bile şeyh bizi orada bile buldurur da öldürtür. Ya Poyrazın canı ya da bizim canımız.”
Bindikleri kayık yeni boyanmış mavi bir kayıktı. Kerim kürekleri içeri almıştı. Kayık başıboş kalmış sağa sola sallanıyordu. Onlar sallandıklarının farkında bile değillerdi. Küpeşteye yapışmışlar, dalmış gitmişlerdi.
“Nişancı, atıcı, attığını vuran kişi demek değilmiş. Bu nişancı denizlerdeki balık yuvalarına işaret koyup balıkların kaynaştığı yerleri bulan usta kişi demekmiş.”
“Nasıl bilirmiş denizin içindeki balıkların nerede olduğunu?”
“Kerteriz.”
“Kerteriz ne demek?”
Kayık bir akıntıya kapılmış, başını almış adaya doğru gidiyordu.
“Adaya doğru gidiyoruz,” dedi Peri. Telaşlıydı. “Bak, bak iskelenin üstünde bir çocuk karartısı var.” Kerim birden kendine geldi, “Ne oldu, ne oldu,” diye sordu, “nereye gidiyoruz?”

“Bak, adaya yaklaştık. İskelenin üstüne bak, bir çocuk karartısı. Oraya yumulmuş, orada öylece duruyor, bekliyor.”
Kerim kürekleri aldı suya indirdi, bütün gücüyle çekmeye başladı. Kendini düşünceye kaptırmış, düşüncesini inip kalkan küreklerin hızına uydurmuş, gittikçe hızını artırıyordu. Ortalık da yavaşça aydınlanıyordu.

Yumulmuş delicesine kayığı uçuran Kerime Peri hayranlıkla, telaşla bakıyor, terler Kerimin alnından boynuna, boynundan göğsüne akıyordu. Yüzü de kıpkırmızı olmuştu. Onunla birlikte Periyi de oturduğu yerde ter basmış, suya girmiş çıkmış gibi olmuştu. Ne oldu ne olmadı birden Kerimin koluna yapıştı:
“Dur Kerim, dur,” dedi, “bak ada karşımızda. Bizim adamız. Karınca Adası. Başını kaldır da bak.”

Kerim kürekleri sudan aldı, adaya şaşkınlıkla baktı, suç üstünde yakalanmışların korkusuyla irkildi, birden küreklere yapıştı, kayık ileriye fırladı, başı havaya kalktı. Neredeyse Peri denize düşüyordu.
“Kerim nereye gidiyoruz?”

Kerim adadan uzaklaşmak için çılgınca kürek çekiyor, kayık denizi yarıyor, köpürtüyordu. Bir süre böyle gittikten sonra Kerim kürekleri sudan aldı, kayık sürüklendi. Ardından da dönmeye başladı. Soluğu taşmış Kerim soluk alıp alıp veriyordu. Periyse elindeki havluyla onun terini siliyordu.

Kerim, bir adaya, bir Periye baktı. Kayık daha dönüyordu. Bir şeyleri anımsar gibi oldu, küreklere baktı, terlemiş, kıpkırmızı olmuş yüzü bir tuhaf değişti, gözleri ardına kadar açıldı, kürekleri görmesiyle denize indirmesi bir oldu. Küreklere var gücüyle sarıldı, öne arkaya yatarak suları savurtuyor, kayık parçalanırcasına sarsılıyor, gıcırdıyordu. Peri Kerimin terlerini silmeyi bırakıp küpeşteye yapışmış, gerilmiş, korkudan donmuş kalmıştı. Bir süre böyle gitti. Peri gerildikçe geriliyor, dişleri birbirine geçmiş sesi çıkmıyordu.
İkisi de küreklerin fışkırttığı suların içinde kalmışlar, denize girmiş çıkmış gibi olmuşlar, giyitleri üstlerine yapışmıştı. Karşıdan gelen yel onları azıcık kendilerine getirdi.

Peri duyulur duyulmaz bir sesle “Kerim, dur, dur! Batıyoruz,” dedi, can havliyle Kerimin kolunu çekti.

Kayık sağa sola sallanırken, denizin üstüne fırlamış yüzen kürekleri gördüler. Küreksiz kalan kayık habire dönüyordu. Uzaklaşıp giden kürekleri görünce Kerim çabucak kendine geldi, sol eliyle küpeşteye yapıştı, sağ elini kullanarak küreğe yaklaşmaya çalıştı. Kürekler yavaşta olsa uzaklaşıyorlar, Kerim eliyle kayığı çekemiyordu. Peri de ona yardım etmek için bir eliyle küpeşteye yapıştı, ne yazık ki öteki eli denize yetişmedi. Denize yetişmek için çabalıyor, bir türlü ulaşamıyordu.

Kerim:
“Kayık devrilecek Peri,” dedi. “Baksana, elin ulaşmıyor. Çekil oradan, çabalama, kayık devrilecek. Doğrul Peri, batıyoruz doğrul.”
Peri elini sudan çekti, doğruldu. Kerim de doğruldu, eliyle alnındaki terleri sildi ya her yanından ter fışkırıyordu, döndü küreklere baktı, düşüncelere daldı, bu beladan nasıl kurtulacaklardı. Peri de geldi onun yanına oturdu. Uzun bir süre konuşmadılar. Gözlerini denizin üstünde yüzen küreklerden alamıyorlardı.

Kerim birden canlandı, sol eliyle küpeşteye yapıştı, sağ elini de denize daldırdı, kayığı yakındaki küreğe çekmeye çalıştı. Tek elle çalıştığı için kayık çok yavaş gidiyordu. Kürek de gittikçe, belli belirsiz de olsa, onlardan uzaklaşıyordu. Gün geldi tepeye oturdu. Kerim tepeden tırnağa tere, suya batmış, küreğe hiç olmazsa biraz yaklaşmak için umutsuzca uğraşıyor, terden gözleri yanıyordu. Gözlerini de bir türlü silmek aklına gelmiyordu. Neredeyse hiçbir yeri göremeyecekti. Peri gözlerini küreklerden aldı ötelere baktı, ölüyoruz, diye düşündü. Keşki seni buralara getirmeseydim, ölüyoruz işte.

Bir yel eser de dalgalar patlarsa kim bilir deniz bizi nerelere götürüp atar, ölüyoruz işte. Göz göre göre ölüyoruz. Adamıza varmışken dönmeseydik, şimdi evimizdeydik. Orada yaşamanın, o yemyeşil, düğme gözlü adamın elinden kurtulmanın bir yolunu nasıl olsa bulurduk. Her insanın bir yumuşak yeri vardır. İşte şimdi balıklara yem oluyoruz.

Gözlerini Kerime dikmiş, güzel bakır rengi yüzüne hayranlıkla bakıyordu. Küreklerin ellerinden kayıp gittiğini, her şeyi, her şeyi unutmuş, Kerimin yüzüne bakmaya doyamıyordu.

Kerim birdenbire küpeşteye yapıştı, suya ulaştı, eliyle kayığı çekmeye çalıştı. Peri de onun gibi yaptı. Onun eli küpeşteye, göbeğine kadar yatmasına karşın suya ulaşamadı. İkisinin ağırlığı altında kayık az daha yatsa suyla dolacak, batacaklardı. Peri, ayıldı kendisini soldaki küpeşteye attı, kayık dengelenir gibi oldu. Kerim iki elini birden denize daldırdı, çekmeğe başladı. Kayık yerinden kıpırdamıyor, küreklerse uzaklaşıyorlardı.

“Devriliyoruz, batıyoruz,” diye bağırdı Peri. “Batıyoruz, batıyoruz.”

Kerim duymuyordu. Onu var gücüyle omuzlarından tuttu. Kayığın içine çekti. Kerimin elleri daha denizin içindeydi, suları gücü yettiğince dört bir yana savuruyordu.

“Kerim, Kerim, Kerim,” diye bağırdı Peri, Kerimin elleri suyun içinde öyle kalakaldı. Biraz sonra da doğruldu oturak tahtasının üstüne oturdu, sağına soluna umutsuzca bakındı. Başı önüne düştü, öylece kaldı, konuşmuyorlardı. Kayık dönüyordu. Peri de geldi Kerimin yanına oturdu. Gözlerini uzaklara dikti bakmaya başladı, kürekler denizin üstünde yüzüyor, gittikçe de uzaklaşıyorlardı.

Kerim ayağa kalktı, soyundu, soyunmasıyla denize atlaması bir oldu, sağdaki küreğe yüzdü. Yüzmeyi Fıratta öğrenmişti. Uzaklaşmış gitmiş küreğe çabucak ulaştı getirdi, kayığın içine attı. Peri olduğu yerde kalakalmış, kıpır kıpır ediyor koskocaman açılmış gözlerle Kerime bakıyordu ya belki de ne olup bittiğinin farkında değildi. Kerim öteki küreği de aldı, kayığın içine koydu. Yanlardan kayığa binemeyecekti, kayık devrilebilirdi. O zamanda arkadan denemeliydi. Ne olursa olsun kayığa binmekten başka bir umarı yoktu. Kayığın arkasında bir süre durdu, kendini hazırladı. Peri gözlerini dikmiş ona öylece bakıyordu. Tepeden tırnağa hayranlığa kesmişti. Onu böyle çırılçıplak gün ışığında hiç görmemişti.

Kerim bir süre durdu, kayığı tuttu, tutmasıyla uçması bir oldu, kendisini kayığın içinde buldu. Çarçabuk da kurundu, kürekleri okşadı ıskarmozlara baktı, kürekleri suya indirdi, oturdu kürekleri çekmeye başladı. Peri şaşkındı. Uzun uzun, döne döne uzaklara baktı, sonra gülümseyerek Kerimi kucakladı.
“Kurtulduk,” dedi.

Kerim de gülümseyerek sevgi dolu gözlerle onu okşadı, “kurtulduk,” dedi

Birbirlerine sarıldılar. İnceden bir yel esti, denizden kokular getirdi. Kayık ne sallandı ne de döndü, gün batıya doğru akmaya başladı. Yel gittikçe güçleniyordu:
“Bunun sonu yıldız, karayel olmasın.”
“O da ne,” diye sordu Peri.
“Sert bir yel.”
“Çok mu sert?”
“Çok.”

Birbirlerinden ayrıldılar.
“Yel çok, çok kara kokusu getiriyor, biçilmiş ot kokusu gibi bir koku geldi.”
Kerim kayığı çevirdi, var gücüyle küreklere asıldı, kayık uçuyordu.
“Ot kokusu, yaprak kokusu, çiçek kokusu, toprak kokusu.”
“Lodos kokusu, yıldız poyraz yeli kokusu.”
“Yakında bir ada olsa gerek. Bence bu koku Hayırsız Ada kokusudur.”
“Hayırsız Ada kokusu,” dedi Peri.
Kerim gülümsedi, başını uzattı onu öptü.
“Yıldız karayel bize ulaşmadan, biz adaya ulaşırız.”
“Yıldızların kokusu,” dedi Peri.

Kerim ter içinde kalmış, küreği öylesine bir çekiyordu ki karşıdan esen yel daha da güçleniyordu. Bu da Kerime yarıyordu. Kerim ellerini gözlerine siper etti.

Peri ayağa kalktı, ayağa kalmasıyla oturması bir oldu. Karşılarda bir şeyler görür gibi olmuştu. Birkaç kez daha ayağa kalktı oturdu. Esen yel gittikçe azıtıyordu. Kerim yumulmuş, kürekler uğunuyordu. Peri bir daha ayağa kalktı:
“Görünüyor,” dedi, Kerimin yanına düşercesine oturdu. Kerim hiçbir şeyin farkında değildi, kayığın burnu inip inip kalkıyor, köpükler savruluyordu.
Peri iki eliyle birden Kerimin koluna yapışarak bağırdı.
“Kerim, dur!”
Kayık gittikçe hızlanıyordu.
“Kerim, dur dur, Kerim dur.”
Kerim onu duymuyordu.
Peri yoruldu.
“Kerim, dur, dur!”
Artık sesi çıkmıyor, ne yapacağını bilemiyordu. Kerim tepeden tırnağa tere batmış çıkmıştı.
Peri yavaşçacık:
“Kerim dur!”
Kerim durdu, başını Periye döndürüp baktı, öyle kaldı. Sanki Periyi ilk görüyordu. Peri de ona öyle baktı. Bir süre böyle bakıştılar.
Peri:
“Bak, orada.”
“Orada,” dedi Kerim.
“Ot kokusu, çiçek kokusu, bulut kokusu geliyor,” dedi Perihan.
“Bulut kokusu, yıldız kokusu geliyor,” dedi Kerim, ayağa kalktı gerindi, ayakta duramadı yavaşça oturdu, “Peri, Peri, Perihan,” diye bağırdı. Sevinç içindeydi.
Peri havluyu kaptı onun terini silmeye koyuldu. Ellerini, yüzünü, göğsünü durmadan siliyordu. Kerim ayağa fırladı.
“Geldik,” dedi, “yıldız karayel de denizde kaldı. Peri, Peri, Perihan.”
“Geldik,” dedi Peri.
“Hayırsız da işte bu,” dedi Kerim.

İkisi de yerlerinde kalakalmışlardı yorgun bitkin.
Kayık gene başıboş kalmış sallanıyor, dönüyordu.
Burası Hayırsız Adaydı. Karınca Adasında kaldıkları sürece yöredeki adaları, kıyıları, balıkçıların tekneleriyle, birkaç kez de Kaptan Kadriyle dolaşmıştı Kerim.
Kayık sallanıp dönerken neden sonra kendilerine geldiler ikisi de iki yerden gülmeye başladılar.
“Burası Hayırsız Ada olacak.”
“Hayırsız.”

Gülüşleri uzun sürdü, gülüşleri durmuyordu. Gülmekten yorulmuş olacaklardı ki durdular, şaşkın şaşkın bakıştılar. Kerim küreklere yapıştı, var hızıyla karşıdaki kumsala çekti, kayık çakıl taşlarında durdu. Acıkmışlardı, kayıktan yiyeceklerini, çam bardağını aldılar. Bardaktaki suları az kalmıştı ya şimdilik yeterdi. Çınarın altına gittiler, halılarını çimenlerin üstüne serdiler. İşlemeli bakır taslarını yanlarına almışlardı, önce sularını içtiler. Bardaktaki su daha ılımamıştı. Yeni oyulmuş çam bardaktaki sular sakız kokar. Suyu içince biraz daha kendilerine geldiler. Kerimin terleri daha kurumamıştı, Peri kayığa koştu büyük havluyu aldı, Kerimi okşayarak çırılçıplak soydu. Kerimin bedeni ona çok daha güzel göründü. Bu güzel bedeni ağır ağır, tadına vararak kuruladı. Menekşe işlemeli yeni örtüyü halının üstüne serdi. Peynir ekmek, katı yumurta, küçük bir kavanozda da apak petek balı...

Çok acıkmışlardı buna karşın yemeklerini yavaş yavaş, konuşmadan, başları önlerinde, birbirlerine bakmadan yediler kalktılar. Peri sofrayı kaldırdı kayığa götürdü geldi, “uyuma zamanıdır,” dedi Kerime. “Sen yılandan korkar mısın?”
“Korkuyorum,” dedi Kerim, “Fırat kıyılarının yılanı çok ağulu olur. Sokunca insanı yaşatmaz hemen öldürüverir.”
“Ben hiç yılan görmedim,” dedi Peri. “Babam dağlarda askerlerle çarpışırken çok yılan görmüş.”
“Benim babam da çok görmüş Cizrede, Cudi dağında, Cizre ovasında.”
Ormanın içinde yürüyorlardı. Ağaçlar hep tomurcuktaydı.
“Çardağın yolunu doğrulttuk,” dedi Kerim, “çardaktan deniz de gözükür. Çardağın yanında da bir çiçek açar kocaman kocaman, koskocaman bir çiçek. Mosmor. İçinden ışık fışkırıyor bir yerde, böyle büyük bir çiçek görmedim, Bağdatta bile”
“Kokuyor mu?”
“Buralarda çiçekler hep hoş kokar,” dedi Kerim. “Buralarda, bahar da, denizler de çiçek kokar. Ya Karınca Adasının toprağı taşı, suyu bile çiçek kokuyor. Bulutları, yağmuru da çiçek kokar. Üstümüzden geçen kelebekleri, kuşları, arıları da hep çiçek kokar.”
“İşte çardak,” dedi Kerim, çardağa koştu, gitti önünde durdu.
“Bak,” dedi, “bak çardağın direklerine mor salkım dikmiş balıkçılar. Mor salkım bir hafta sonra açar, orman maviye keser.”

Peri koşarak geldi. Çardağı çubuklarla örmüşler, merdiveni de içeriye yapmışlar, tabanı da çam tahtalarıyla döşemişlerdi. Döşeme daha sakız kokuyordu. Merdivenler pırıl pırıldı. Belki onlar ilk olaraktan bu merdivenlerden böyle sevinç içinde çıkıyorlardı. Döşeme de pırıl pırıldı. En küçük bir toz bile yoktu. Çardağın önüne dümdüz serilmiş deniz mavi ışıktandı. Denizi seyrettiler. Birbirlerine sarıldılar.
“Haydi kayığa gidelim de çam bardağını alalım da pınarı arayalım. Çardağı nasıl bulmuşsam pınarı da öyle bulurum.”
Önce çiğiri bulmalıydı. Çiğir, ağaçsız, çimensiz, çırılçıplak kırmızı bir alana çıkacaktı. Alanı geçince yoğun bir yarpuz kokusu çarpacaktı yüzlerine. Biraz yürüdükten sonra da karşılarına yüksek sarı damarlı, yanındaki ulu çınardan da yüksek bir kaya çıkacaktı.
Bu küçücük adada önlerine çıkan mor kayalığın dibinden de kaynayan ışıklı bir pınar göreceklerdi. Yöresine sarıçiçek sarvan kurmuş oturmuş bir pınar.

Pınarın oluğunun başında durdular. Suyun dibine, çakıl taşlarının üstüne ışık çökmüştü. Suyun altında kayalığın üstünde ışıklar oynaşıyor, titreşiyordu. Pınarın üstünden gölgesi çakıl taşlarına düşerek, büyük bir mavi kelebek, mavisini ışıklara yayarak geldi geçti.
Periyle Kerim oluğun başında durmuş, gözlerini pınara dikmişler öyle kalakalmışlardı. Neden sonra bakıştılar, gülümsediler, sarıldılar.
“Kurtulduk,” dedi Peri.
“Kurtulduk,” dedi Kerim.
Susamışlardı. Peri Kerimin elinden tuttu, eğildi çam oluğuna ağzını dayadı, oluk çam ağacından yeni oyulmuş bir oluktu. Suyu içtikten sonra Peri doğruldu:
“Sakız kokuyor,” dedi.
Kerim de diz çöktü, eli Perinin elinde ağzını oluğa dayadı, suyu içti kalktı.
“Sakız kokuyor, yarpuz kokuyor,” dedi Kerim de.
“Çiçek kokuyor,” dedi Peri gülümseyerek.

Çam bardağını doldurdular, sarvan kurmuş sarı çiçeklerin yanına koydular, karşı çınara arka verip oturdular gözlerini suyun dibine çökmüş, kayalıklara vurmuş oynaşan ışığa diktiler. Gün, karşı dağların üstüne ininceye kadar öyle kaldılar. Kalktılar, Kerim bardağı aldı, el ele tutuştular, kumluğa kadar geldiler. Kayıktan yiyeceklerini aldılar, ulu çınarın altına vardılar, çimenliğe oturdular. Karşı dağların yamaçlarına gün vurmuştu, yemeklerini yediler, gün kavuşmadan halılarını aldılar çardağa çıktılar halıyı serdiler, yastık yerine halının altına otları koydular. Çok çok gerilmiş, çok yorulmuşlar, bir türlü uyuyamıyorlar, akıllarından Karınca Adasını, Bağdadı, Diyarbakırı, Cudi dağını, Fıratı, Dicleyi geçiriyorlardı.
Halının üstüne ağzı yukarı uzanmışlar, düşünüyorlardı.

Etiketler: , ,

19 Nisan 2012 Perşembe

Temizlik...


Çamaşır suyu, krem ovucu, kokulu yüzey temizleyicilerden bahsetmiyorum.

Zihnimiz, bedenimiz, ruhumuz için temizlik yapmaktan bahsediyorum. Biraz kendi kendimize kalarak, günlük koşuşturmaya ara vererek, sadece 5 dakika ayırıp, sessiz, sakin bir köşede gözümüzü kapatıp ilkönce bulunduğumuz mekana geliyoruz duygu olarak.

Mekanı farkettikten sonra oturduğumuzu farkedip, mindere, koltuğa, sandalyeye ya da her neresiyse oraya değen yerlerimizi anlıyoruz. Bacaklarımız, sırtımız, kalçamız, ayaklarımız. Nasıl hissediyoruz?

Sonra nefesimize odaklanıyoruz. Alma-verme dengesinin ne kadar müthiş bir şekilde kendi kendine nasıl işlediğine hep şaşmış ve şükretmişimdir.

Yükselme-inme...
Yükselme-inme...
Yükselme-inme...

Sonra zihnimizden ne geçiyorsa kendimizi kalite kontrol elemanı gibi çalıştırarak o geçenleri engellemeden, onlara takılmadan, yürüyen banda koyarak etiketi yapıştırıp gönderiyoruz.

Sinirliysek kendimize sinirlenme demiyoruz.

Mutluysak o duyguya yapışmıyoruz. Etiketliyoruz, banda koyuyor, gönderiyoruz.

Kuşlar mı cıvıldıyor duyma diyoruz, karnımız mı gurulduyor acıkma diyoruz. Ne yesem diye düşünüp, plan yapıyorsak planlama diyoruz. İçimizden tabii ki.

Tamamen sessiz ve gözlerimiz kapalı bunu yapabildiğimiz kadar yapıyoruz. Hele birkaç gün üstüste yapabiliyorsak ne ala.

Deneyin bakalım neler oluyor?

Etiketler: , , , ,

7 Mart 2012 Çarşamba

Victor Ananias’ın kitabı

Victor Ananias’ın kitabı “Yaşam Dönüşümdür” yayımlandı.

“Bu kitabı yazacak mıyım bilemiyorum” diyordu yıllar önce bir yazısında…

O kitabı yazdı ama yayımlandığını göremeden aramızdan ayrıldı…

Türkiye’de ekolojik yaşamın öncülerinden Victor Ananias’ın makalelerinden oluşan “Yaşam Dönüşümdür” adlı kitabı Doğan Kitap tarafından yayımlandı.

Bir yıl önce baharın yaklaştığı bugünlerde aramızdan ayrılan ekolojik yaşam hareketinin öncülerinden, Buğday hareketinin kurucusu Victor Ananias’ın kitabı “Yaşam Dönüşümdür” Doğan Kitap tarafından yayımlandı.

Victor Ananias’ın, ekolojik yaşam anlayışını temel alarak hemen her alanda yazdığı makalelerden oluşan kitabı, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’ndeki arkadaşları tarafından yayıma hazırlandı. Kitapta Ananias’ın kendi kaleminden yaşam öyküsü; yeni ekonomiden doğa dostu yaşama, an’ı yaşamaktan ölüme kadar yaşamın hemen her alanında makaleleri, el yazsızıyla yazdığı yazıları, çizimleri, fotoğrafları ve hakkında yazılanlar yer alıyor.

Victor Ananias, kurucusu olduğu Buğday Derneği’nin çalışmalarına temel oluşturan “yaşam dönüşümdür” sözünün önemini kitapta şöyle açıklıyor: “… Kendini gerçekten iyi hissetmenin, sağlıklı olmanın, iletişim kurmanın, gelişmenin, topluma faydalı olmanın ve bir çok aradığımız meziyetin en etkin aracı hizmet etmek… Buğday Derneği’nin ‘yaşam dönüşümdür’ sloganı doğru, sevdiğim bir ifade, tamamlayıcısı da ‘dönüşüm, hizmet ile şekillenir’ olabilirmiş.”

Kitabın girişinde yer alan iki önsöz Atlas Dergisi Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek ve Açık Radyo’nun kurucularından Ömer Madra tarafından kaleme alındı.

Özcan Yüksek “Sihirli Sepet” başlıklı yazısında Victor Ananias’tan bir masal kahramanı olarak söz ediyor: “Bir adam varmış, ince yüzlü, kara kaşlı, kara gözlü, kısa kesilmiş, kara saçlı, genç bir adam. Koluna taktığı sepetiyle, insanlara gerçek yiyeceğin ne olduğunu anlatır, hasta dünyanın ve onun insanlarının iyileşmesinin yolunu onlara gösterirmiş. Bunu yaparken de, sepetinden çıkarıp uzattığı yiyeceklerin tadına baktırarak iyiliğin tadına alıştırırmış. Bu adamın adı Victor’muş. Bir gün herkesi şaşırtarak ortadan kaybolmuş. Bana sorarsan ey okur, bu masal böyle başladı, ama böyle bitmeyecek…”

Önsöz yazısında Ananias’ı “Hüda-i Nâbit” olarak adlandıran Ömer Madra ise şöyle diyor: “Victor Ananias’a bir “ekolojist” ya da “doğa âşığı” demek, eksiksiz bir tanımlama olmaz. Onu öyle tanımlamak, hem onun kişiliğini, hem de doğa kavramını biraz indirgemek, olduğundan küçük göstermek anlamına gelebilir. Doğa’nın kendisi gibi bir“şey”di o, desek, belki daha doğru olur.”

Kitabı yayıma hazırlayan kendilerine Buğdaygiller diyen arkadaşları ise kitapta onunla ilgili yazdıkları yazıda şunları söylüyorlar: “O, gerçek bir iz bırakandı. Ama bunlar durağan, kalıcı, yok eden izler değildi. Değen, dönüşen ve dönüştüren izlerdi. Son nefesini baharın yeni filizlendiği bir günde verdi. Yeryüzüne bıraktığı son nefes, bugün pek çok cana ilham oluyor.”


Tek avuntum onunla beraber zaman geçirmiş, onun bilgilerinden yararlanmış, güzel mutfağında pişirdiklerini beraber yemiş, Buğday ekibine katılabilmiş olmamdır.

İyi ki, iyi ki.

Etiketler: , ,

31 Ocak 2011 Pazartesi

Affetmek ve helalleşmek üzerine...


Geçenlerde farkettim affetmek ve helalleşmek farklı durumlarmış. Yıllarca direndim helalleşmek yeterlidir, affetmektir hem de diye.

Oysa ki bir oyun bunu bana öyle güzel anlattı ki.

Blogda da bahsetmiştim Sondan Sonra oyunundan.
http://kendimercegimden.blogspot.com/2011/01/sonran-sonra-duru-tiyatro.html

Bir nükleer saldırı sonrasında bir sığınakta geçiyor oyunun öyküsü. Oyuncular Emre Kınay ve Ahu Türkpençe.

Oyundan önceki gece rüyamda eski bir arkadaşımla sabaha kadar uğraşmış durmuş, uyanınca da neden gördüm ben şimdi bu kişiyi diye düşünmüştüm. Oyuna gidince anladım ne olduğunu. Oyunda yaşananların benzerlerini yaşamıştım. Çok şükür ki tamamını değil.

Sonra o gün anladım ki affetmek ve helalleşmek farklı. Çünkü helalleşmek bence verdiğin, yaptığın, sunduğun şeyleri özgür bırakmak. Kolay da. Çünkü vermişsin, yapmışsın zaten geçmiş, gitmiş. Artık önemli değil. Verdiklerini geri istemezsin.

Affetmek ise o insanı ve kendini özgür bırakmak. Affetmek o insanı, yaşadıklarını sindirdiğinde, aklına geldiğinde aynı hissi vermediğinde, canın yanmadığında olabiliyor galiba. Çok anlatılabilir değil ama özü bu bence. O kadar uzakta kalıyor ki yaşananlar sanki başka birinin hayatının detayları gibi. Ama benim hayatım, ben yaşadım bunu biliyorum.



Ama farklıymış. Affettiğimizde anlıyoruz. Güzel olan tarafı bu. Anlıyoruz.

Etiketler: , ,

1 Aralık 2010 Çarşamba

Dostlar ve dilekleri...



Bir insan daha ne diler ki? Kendi içimizden geçenleri her bulduğu fırsatta dile getiren dostu varsa :)

Mumlar arkadaşım Nihal sayesinde Mor Gabriel Manastırı'nda yandı bayramda. Tüm dileklerimiz kolaylıkla ve hızla gerçekleşsin.

Mor Gabriel Manastırı Süryanilerin ibadet yeri olmakla beraber GAP tur diye tabir ettiğimiz biraz uzun soluklu gezilerde Midyat'a yakın olması sebebiyle gezginlerin ziyaret ettiği bir yermiş.

Metropolit denilen mertebe olarak en yüksek din adamları gezginlerin sorularını içtenlikle cevaplıyor, manastırla ilgili bilgileri aktarıyorlarmış.

397 yılında inşa edilmiş olmakla beraber resimlerden anladığım kadarı ile bayağı iyi durumda. Tabii ki orada yaşayan din adamlarının etkisi bunda büyük olsa gerek.

Benim gibi yaşadığı ülkenin henüz doğu ve güneydoğusuna adım atamamış iseniz en azından bu manastır için siteyi ziyaret edin, resimler size tüm ihtişamı sunacak ve tarihçe konusunda bilgi verecektir.

http://morgabriel.org/

Etiketler: , , ,

29 Eylül 2010 Çarşamba

Yaşam sen ondan ne oluşturuyorsan o'dur...

29 Eylül

Birçok kez şu sözleri duydun:"Yaşam sen ondan ne oluşturuyorsan o'dur."
Peki sen bunun için ne yaptın?
Yaşamını, mutluluğunu, başarını, sevinçlerini ve kederlerini kendinin kontrol ettiğinin farkında değil misin?
Yaşam harika, heyecanlı ve muhteşem olabilir ancak bunun böyle olmasını, ondan en iyiyi bekleyerek sağlamak sana kalmıştır.
Her günü yalnız o günü yaşayarak yaşa ve onu dolu dolu yaşa...
Asla yarın ve yarının getirecekleri için endişelenerek vakit kaybetme ya da yarının getirecekleriyle başa çıkamayacağını zannettiğin için moralinin bozulmasına izin verme.
Daima yaşamın parlak yanını gör ve şimdiki an'ın içinde, yaşamın parlak yanına odaklan.
Dünün pürüzsüz akmamış olması bugünün de aynı olacağı anlamına gelmez.
Dünü geride bırak; ondan öğrenmen gerekeni öğren ancak onun bugünü bozmasına izin verme.
Bugün senin önünde serili olarak duruyor: dokunulmamış ve bozulmamış bir şekilde.

Onunla ne yapacaksın?

İçimizdeki Kapıları Açmak-Eileen Caddy-Findhorn
Sevgiyle çeviren: İpek Cihan Bilgin

Her güne yazılmış ayrı bir mesaj.

O kadar isabetli ki!

İçinizden ne geçiyorsa gerçekten ona dair açık, seçik cevaplar.

Evet, evet duyuyor her an. Yalnız değiliz.

İpek Cihan Bilgin sağolsun-varolsun iyi ki türkçeleştirmiş.

Etiketler: , , , , ,

22 Eylül 2010 Çarşamba

Kolay yoldan öğrenmek...

Son günlerde Ye, Dua et, Sev isimli kitabı okuyorum malum.

Kitabın 240. sayfasına geldim bir baktım ki 261. sayfadan devam ediyor.

Kitabı değiştirmek üzere bir kenara bıraktım tabii ki.

Sonra kaldığım yerde bahsedilen konu dikkatimi çekti.

Geçmişi bırakıp, yeniye yer açmakla ilgiliydi anlatılanlar.

Sonra kendimde sıkça yaşadığım bir durum olduğunu bildiğimden burada bana bir mesaj var diye düşündüm haliyle.

Durumu yakın bir arkadaşım ile paylaştığımda kendisi " ne kadar şanslısın, bu durumu daha sancılı bir şekilde de öğrenebilirdin." dedi.

Düşünüyorum doğru, kendimi yerlerden yerlere atıp, paspas olarak öğrendiğim zamanları hatırladım.

Gerçekten çok şanslıyım. Kitap okurken, keyif içinde öğrenmek kadar hoş bir durum var mı?

Yok!

Hayattan alacağımız dersleri kolaylıkla almaya niyet ediyorum. Tüm canlılar için.

Karikatür: Ademler ve Havvalar-Piyale Madra

Etiketler: , ,

27 Ağustos 2010 Cuma

Alışmak o kadar zor değilmiş...


Son günlerde hayat o kadar çok değişiklik yaptırtıyor ki bana şaşkınlık içerisindeyim.

Daha geçen hafta bir arkadaşıma evde dolaplarımı temizliyorum, giysilerimi, kitaplarımı v.s. ayda bir kez olsun eliyorum, ihtiyacım olmayanlarla çok güzel vedalaşıyorum demiştim. Sıra bilgisayarda onu da temizlemem lazım kaç yıllık dosyalar, e-postalar duruyor biliyor musun derken hop bilgisayarım bilgi işlem çalışanı arkadaşımın deyimi ile domain'den düştü :)

Yani benim anladığım kadarıyla ben o anda şirketin çalışanı değildim. Tüm tanımlamalar yeniden yapılacak ve yeniden işbaşı yapmış olacaktım. Öyle de oldu zaten.

Birçok dosya kurtarıldı, tüm programlar yeni bilgisayara yüklendi. Aaaa o da ne? Neler yok? Benim temizlemek istediklerim.

İlk başta tabii ki sinirlendim. Çünkü benim irademin dışında bir temizlik oluyordu. Olur muydu? Olmazdı. Benim görüp temizlemem icap ederdi. Ne gerek varsa. Çünkü bugüne kadar hep öyle olmuştu. Burcumun özelliklerinden biri diye okumuştum bir zamanlar. Kendi bildiğimiz yoldan gidermişiz. Genelde de zor yolları tercih edermişiz. Al bakalım sana değişmesi gereken bir alışkanlık daha diyerek hemen bu olumsuz, yorucu kalıbı da başka olumlu bir cümle ile değiştirdim.

Bir taraftan hala sorguluyor, hayıflanıyordum. "Zaten işyeri taşınmıştı, işle ilgili raporlamalarda değişiklik olmuştu. Bu kadar değişikliği bünyem kaldırır mıydı?"

Kaldırıyormuş. Şimdi seviniyorum. Alışıyorum, hatta çoğuna alıştım bile.

Sonradan düşününce neyse ki bu seferde evren güzel bir dokunuşla halletmişti benim yapmam gerekenleri. Direnmeyi bırakmalı, kendiliğinden, kolaylıkla oldu diye mutlu olmalı ve bunu her an hatırlamalı dedim.

Demek ki bu kadar inat etmenin, biriktirmenin, saklamanın bir anlamı yokmuş. Geç bile kalmışım. O eski bilgilere, e-postalara dönüp bakmıyorum, bana hiç bir yararı yok aslında. En sonunda dürüstçe kendime itiraf ettim ve rahatladım.

Yeni binaya da alıştım. Masam cam kenarında, ışık alıyor, ağaç manzaralı, klima yakınımda. En güzel tarafı ise çam ağaçlarını izliyor olmam. Kış gelse bile her daim yeşil kalacak. Kar yağdığında muhteşem görünecek diye hayal bile kuruyorum.

Raporlama ile ilgili yarın resmi bildirimler bitsin o da tamamlanmış olacak ve ben başarmış olmanın sevinci ile eski usul bildirimi unutmuş olacağım..

Gelecek hafta ise sınava hazırlanmak için izinliyim. Yani ders çalışmaya da hayatımda yer açtığımdan bu sınavlardan en yüksek notu almaya çalışacak ve sonrasında mesleki sınavlar için hazırlanmaya başlayacağım. Yani ders çalışmaya da alışmış olacağım. Umuyorum :)

Eeeeee bu değişiklikler güzel değil de ne? Boş yere hayıflanmayı bıraktım ve hayat daha ne güzel yenilikler yapacak diye beklemeye başladım. Bekliyorum, çabuk olsun lütfen.

Etiketler: , , ,

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Hayat çok güzel ve enteresan...


Ben kendi kendime günlerdir program yaparken, bayan kapris modunda şunu desem, nasıl etsem acaba diye kendi kendimi harap ederken ve bunları günün belirli bir saati için kurgularken hayat benimle öyle bir eğlendi öyle bir eğlendi ki zaten benim aradığım cevapta burada geldi.

Düşündüğüm zaman diliminin tam tersi bir anda düşünmeye bile fırsat kalmadan, diyeceklerimi de unutarak, sürprizin şaşkınlığı ile kalakaldım ve acele etmek zorunluluğundan yapmam dediğimi yaptım.

Güya yapmayacak ve dediğimi kabul ettirecektim aklımca. Ohh bu hali ile pek hoş oldu. Bana da güzel bir ders oldu.

Demek ki o kadar büyük konuşmayacak, beylik cümleler kurmayacakmışsın dedim kendime.

Bu defa bunu kabullenmek kolay ve keyifli oldu.

Gün harika geçti bu sayede. Keyfimde yerine geldi.

Her anımız güzel ve keyifli geçsin, sevdiklerimiz hep yanımızda olsun ne diyeyim.

Etiketler: , , ,

24 Ağustos 2010 Salı

İyi bir yıl...





Seyredeli çok oluyor fakat ara ara hep aklıma geliyor. Çünkü filmde anlatılana o kadar benzer bir hayat yaşıyorum ki anımsamamak imkansız.

Benzer derken yanlış anlaşılmasın. İnsanlar birbirine daha saygılı, kimse diğerinin altındaki koltuğu çekmiyor. İlişkiler insani. İş arkadaşı diyoruz ama dışarıda da görüşüyoruz ve birbirlerimizin hayatlarına dokunuyor, haberdar oluyoruz. Çok şükür...

Geçen gün mutfakta öğle arası kahve içerken gelen arkadaşım öyle imrenerek baktı ve uzun zamandır böyle keyifli aralar vermediğini söyledi ki film yine aklıma geldi.

Evet benzer yönler var çünkü ülkeler farklı olsa da finans sektörünün işleyişi sanıyorum çoğu yerde aynı.

Evet mola veremiyoruz, zaruri ihtiyaçları bile elden geldiğince erteliyoruz. Benim için geçerli değil çünkü ben müşteriye işlem yapmıyorum ama etrafım saniye kaçırmamaya gayret eden insanlarla dolu.

Arkadaşım alelacele içeceğini alıp gittikten sonra düşündüm nereye kadar?

Hani birkaç sene bu kadar sıkıntılı bir iş yaparsın bilirsin ki sonra tüm hayatı geçirecek kadar kazanç elde etmişsin ve ömrünü istediğin bir yerde, istediğin insanlarla geçirecek ve bu yorgun, gergin günleri çok uzak anılar olarak istersen hatırlayacaksın.

Bu soruyu onlara sorsam kimsenin sağlıklı bir tahmini olduğunu sanmıyorum.

Filmin sonunda Max Skinner hayatının tercihini bence çok güzel yapıyor. Amcasından kalan üzüm bağlarında, meyveyi sihirli bir içecek olan şaraba dönüştürerek, sevdikleriyle beraber yaşayarak o hengamenin çok dışında kalıyor.

Benim hayalimde buna benziyor. Birkaç farkla tabii ki...

Bende bu işi öyle çok uzun yıllar yapmaya niyetli değilim. En sevdiğim iş olan kek-kurabiye yapmaya adayacağım kendimi. Henüz dükkanın adı ve yeri belli değil ama gözümü kapattığımda canlanan bir mekan var. Sabahtan akşama kadar canım ne isterse onu pişireceğim ve o kadarını müşterilere sunacağım. Diyelim ki havuçlu kek yapmışım sadece bir tane. Bitti mi, bitti. Yarın buyurun diyeceğim. Yani amaç gönlümü eğlendirmek olacak. Sonra kalan vakitte akşama sevdiklerime ikram edeceklerimi pişirmek için işe koyulacağım. Akşam iş çıkışı sevdiğim insanlar gündüz sipariş verdikleri yemekleri yerken bende onlarla keyifli, elimde bir kadeh şarapla koyu sohbetlere dalacağım.

Burada yapmam gereken hayalimi daima canlı tutmak. Bilirim ki ne istesem kolaylıkla olur. Bu da olacak.

Eğer sizinde bir hayaliniz varsa, gerçekleştirmek için aşka gelmeye ihtiyaç duyuyorsanız bu filmi mutlaka izleyin. Hem de bir kez değil!

Filmden kısaca bahsedersek; Max Skinner, Londra borsasında spekülasyonlar yaparak büyük paralar kazanmaktadır. Max için en önemli şey kazanmaktır ve hayatta başka hiçbir şeyin kıymeti yoktur. Fransa'da yaşayan amcasının öldüğüne dair üzücü bir haber alır. Max bir yandan amcasıyla dolu çocukluk hatıralarını anımsarken bir yandan da şatoda geçecek bir hayatın nasıl olacağı konusunda araştırmalar yapmaktadır. Max bu inanılmaz güzellikteki şatodan yeni bir kazanç sağlamayı düşünürken hiç hesapta olmayan ve daha önce tanımadığı bir akrabası çıkagelir... Kaliforniya'lı bir kız olan Christie Roberts amcasının gayri meşru kızı olduğunu iddia etmektedir... Bir yandan şatonun gizli zenginliklerini ondan uzak tutmaya çalışan Max diğer yandan Provence'in yerlisi olan güzel bir kıza gönlünü kaptırır. Aşk şarap kadar lezzetli ve şarap kadar hızlı kana karışmaktadır...

Etiketler: , , , , , ,

7 Haziran 2010 Pazartesi

Hayat güzel...



Piyale Madra-Ademler ve Havvalar-22.10.2009-Radikal

Sihir şu; Bir şey istiyorum hemen oluyor ve içimden "ne istesem oluyor" cümlesini sık sık söylüyorum, çok gülüyorum, şükrediyorum.

Bu anları yaşarken farkında olmaya gayret ediyorum. Ne kadar farkında olursak o kadar çok güldüğümüz an oluyor.

İyi bir haftaya başladık, devam etsin diyorum.

Etiketler: , , , , ,

14 Mayıs 2010 Cuma

Her şey yolunda...

Ezginin Günlüğü o kadar güzel ifade etmiş ki daha ne denebilir?

Gerçekten hepimiz basit birkaç an için şükretsek daha farklı olur her şey.

Sabah uyandık diye şükreden, nefes alıyoruz, günaydın diyebiliyoruz ve gülümseyen bir yüzle güne başlıyoruz diye sevinen kaç kişi vardır.

Annemin anneannesi Lütfiye Hn. sabah yüzünü yıkarken suları selamlar "Selamünaleyküm sular, Aleykümselam sular" dermiş. Bende öğrendiğimden beri her sabah suları selamlıyorum.

Hayatımızdaki her an, her nefes ve her şey için şükretmeyi hatırladığımız anların çoğalmasını diliyorum.

Her şey Yolunda

Söz-Müzik: Nadir Göktürk


Musluğu çevirdim, sular akıyor
Perdeyi araladım, güneş duruyor yerli yerinde
Kapıyı açtım, savaş-mavaş çıkmamış hala
Oh be dedim, her şey yolunda

Telefon çaldı, sevgilim, beni unutmamış
Bakkal gazete koymuş kapıya, çalan olmamış
Hava lodosa dönmemiş, trafik açık hala
Oh be dedim, her şey yolunda

Her şey yolunda, her şey yolunda, her şey yolunda bu sabah
Her şey yolunda, her şey yolunda, her şey yolunda bu sabah

Bugün aşk yüzünden ölmedim
Serseri bir kurşun da düşmedi payıma
İmamın kayığına binmedim daha
Oh be dedim, her şey yolunda

Uyandım ter içinde, dünya karanlık
Bir sinek başımda dönüp dönüp duruyor
Bir çocuk yüzü ekranda paramparça
Oh be dedim her şey yolunda

Her şey yolunda, her şey yolunda, her şey yolunda bu sabah
Her şey yolunda, her şey yolunda, her şey yolunda bu sabah

Ezginin Günlüğü - 2002

Etiketler: ,